Herkesin hayatında ‘karmaşanın’ bitmesi gereken bir yaş vardır. Benimki 40 yaşıma girdiğim Nisan ayının sonlarında küçük küçük sinyallerini vermeye başladı. Sabah kalkışları, doğal akışından çıkıp, sebep aranan bir eyleme dönüştü. Her sabah kendime yatakta şu soruyu sormaya başladım: ” Neden kalkmalıyım?” , “Bugün de diğerlerinin aynısı olmayacak mı?”…

Kalkıp, salona geçeceğim, kahvenin yanında 3 sigara içip, bilgisayarımın başına geçip, sanal hayatta olup bitene bir göz atıp, maillerimi kontrol edip, kendimi çalışmak için motive etmeye çalışacağım. Sonra homeoffice olarak kullandığım salonumda, bilgisayar başında yaklaşık 8-9 saat geçirip, spora gideceğim. En azından kanımı hareketlendiren, biraz da olsa bedenimde mutluluk hormonlarını salgılatacak bir aktivitem var. Bak işte bu spor işi beni biraz mutlu ediyor. Sonra eve dönmek ve yalnız kalmak istemediğim için, telefonumun ‘kişiler’ kısmına bağlanıp, çaresizce benimle buluşmaya uygun bir arkadaş için en az 5 telefon görüşmesi yapacağım. Şansım varsa kızlardan biri müsaittir ve hep gittiğimiz eve yakın, kafeye gidip, bir şeyler atıştırıp, 2 kadeh şarap için, birilerini çekiştirip, mevzuaatın üzerinden geçeriz. Peki ya o gün kimse müsait değilse? Ayaklarımı sürüyerek, kafamda dolaşmaya gönüllü depresif tilkilerle birlikte eve döneceğim. Yemek sepetini açıp, 3 gün önce verdiğim siparişi tekrarlayıp, dişime göre bir film bulmaya çalışacağım. Tabii içmemeye de çalışacağım çünkü babamdan öğrendiğim en güzel şeylerden biri, içkiyi mutsuzken içmemek!!! Zor ama çalışıyor. Aksini yaparsanız, saçma sapan kurgular kuran beyninizle baş etmek ve eski sevgiliyi aramaya çalışan elinizle ciddi bir kavgaya düşmeniz mümkün. Hadi bu geceyi de atlattık kazasız belasız şimdi yatak odasına gidip, uyumaya çalışma zamanı. ‘Uyumaya çalışmak’ diyorum çünkü bu da bir mesele. Yatar yatmaz, gözleri kapatıp durmak, olmuyorsa, yastıkları döndürmek, yerini değiştirmek, uykuya dalmak için derin nefesler almak, üstünü bir açıp bir kapatmak… Offf bir türlü olmuyor işte. Bayılırım kafayı yastığa koyar koymaz, geniz hırıltılarıyla derine düşen insanlara. Yok dostum bende sistem o şekilde çalışmıyor. Uyku mücadelesi, şanslıysam 1 saat yok değilsem sabah kadar sürüyor.

İşte bir sabah tam olarak uyumadan uyandığım bir günde, tavana bakarken buldum kendimi. “Ne işim var benim burada?” Neden İstanbul’da 15 senedir debelenip duran bir İzmirliye dönüştüm ben? “Ne için?” Daha fazla para kazanmak mı amaç yoksa daha hareketli bir metropolün yutmaya çalıştığı kırmızı başlıklı kız mı olmak hedef?
Kabul etmem lazım: ormanda kayboldum…

Tekrar kendimi bulmam lazım! Hem de acilen…

Hızlıca yataktan yuvarlanarak, kahve sigara faslını es geçerek bilgisayarı açtım. AtlasJet sayfasında İstanbul-Bodrum seçeneğini işaretleyip, listeye göz attım. Nasıl da uçmuş bilet fiyatları? Tabii herkes yazını benim gibi İstanbul’un nemli habitatında geçirmek zorunda değil. Sabah erken saatlere denk gelen ve belli ki çok tercih edilmeyen en uygun biletin yanındaki kutucuğa tıklayıp, ‘Hemen Al’ opsiyonuyla yolculağa çıkmanın ilk adımını atmış oldum. Tek yön sorusuna cevap vermem biraz zaman aldı ama her mantıklı iş kadının yapacağı gibi 15 gün sonraya bir dönüş biletini de gönülsüzce ama sorumluluk sahibi bir eda ile kredi kartı ödememe ekleyiverdim.

“İşleminiz Başarıyla Gerçekleşti”
Mesajı ve ardı ardına gelen mail’lerle Bodrum yolcusu olduğum resmiyet kazanmış oldu. Saniye geçmedi ki yüzümde bütün kırışıklıklarımın sebebi olan koca bir gülümseme yakaladım. Aman varsın kırışsın, mutlu olalım da…

Bugünü saymazsak tam bir hafta sonra Bodrum’da olacağım. Bekle Anacım ben geliyorum. Kur bir kahvaltı sofrası bahçeye, sıcak mıcak dinlemeden, bandıralım ekmeğimizi tarla dometesinin tuzlu suyuna…